Nº. 1 of  11

mina

şarkı sözü çevirileri, resim, biraz da gevezelik.

tozkoparan’da kentsel dönüşüm algıları

eveet, insanlar. beş arkadaş aylardır üzerinde çalıştığımız araştırma projemizi artık yayınlamalı dedim, boşa gitmesin. yukarıda gördüğünüz üzere blogda bir sayfa daha açtım araştırma projeleri diye, bundan sonra böyle şeyler oraya gidecek. şimdi yayınladığım, kentsel dönüşüm üzerine. türkiye’nin büyük şehirlerinde son dönemlerde epeydir yoğun bir şekilde yürütülen kentsel dönüşüm projelerine bir yenisi daha eklenecek, tozkoparan’da. eski örnekler ve sonuçlarının yeni projenin etkileyeceği insanlar üzerinde ne kadar etkisi var, gelecek projeye karşı çıkış veya destek verişlerini ne belirliyor, bunu araştırdık tozkoparan örneğinde. mahalle sakinleriyle röportajlar yapıp söylediklerini analiz ettik, ulaştığımız sonuçları da bu metinde yazdık. ilgilenirseniz  buyrun okuyun, soluksuz kalacağınızı garanti ediyorum. cidden.

evet hatırlıyorum bir zamanlar tamam tk ödevleri olur da literatür taramalarını da koyacak halim yok dediğimi. ama çok uğraştık yaa! T_T

biraz vicdanı olan herkes. lütfen.

kürtajla katliam aynı kefeye konuyor artık.

biraz adalet.

____

ayrıca bu da okunabilir.

o kadar duygulandım ki…

herhalde ilk defa saint-excupery’nin kendisi dışında birinin çizdiği küçük prens resmini içime sindirebiliyorum. o kırılganlığı, temizliği, masumiyeti, o güzelliği o kadar… öyle güzel vermiş ki. nika goltz. muhteşem bir sanat ya. ağlayabilirim.

resimlere bakarken her şeyi tekrar yaşadım sanki. işte şurada, siz de bakın.

***

Küçük Prens çölü dolaştı, yalnızca bir çiçeğe rastladı. Üç taç yapraklı, sıradan bir çiçekti bu…
-Günaydın, dedi Küçük Prens.
-Günaydın, dedi çiçek.
-İnsanlar nerede acaba? diye sordu kibarca Küçük Prens.
Günün birinde bir kervanın geçtiğini görmüştü çiçek.
-İnsanlar mı? Sanırım, altı ya da yedi insan var. Yıllar önce görmüştüm. Ama neredeler şimdi, hiç bilinmez. Rüzgar sayesinde gezip dolaşıyorlar. Kökleri yok, bu da tedirgin ediyor onları.
-Hoşça kal, dedi Küçük Prens.
-Hoşça kal, dedi çiçek.

***

seaoflove:

I think I’ve reblogged these before but bears can always have double reblogs from me.
by Mark Newman


yok artık!! bu kadar da sevimli olamazlar yani! >0<

seaoflove:

I think I’ve reblogged these before but bears can always have double reblogs from me.

by Mark Newman

yok artık!! bu kadar da sevimli olamazlar yani! >0<

(Kaynak: thegiftsoflife)

rus animasyonunu yeniden keşfeder gibiyim. insanın içini titreten bir film bu. kahraman veya lider ve kalabalığın çetrefilli ilişkisi. aдажио (adajio). garri bardin ve ekibinin bunu çekmeleri dokuz ay almış. bardin filmde origami tekniği kullanmış, çünkü adagio fikrinin kâğıt gibi kusursuz bir materyal gerektirdiğini düşünüyormuş. ekip, bu filmi yapabilmek için gerçek kâğıt figürleri elle hareket ettirmiş, deneme yanılma yoluyla kendi tekniklerini üretmişler.

içimizden çıkan peygamberlere hep aynı şeyi yapıyoruz.

zamanım olduğu zaman birkaç tane yuri norstein filmi çevirmek istiyorum, onunkiler de müthiş. moy zelenıy krokodil‘de de görev almış sanırım.

(Kaynak: youtube.com)

karma isyan

iş güç dolayısıyla bir süredir devam eden yoğun bunalmışlık ve yorgunluğun üstüne esaret duygusu da eklenince omnia dinlemek müthiş bir katarsis etkisi yaptı, özellikle dance until we die şarkısı. diğer şarkılarında görmediğim bir sistem eleştirisi var, özellikle amerikan kapitalizmi ve demokrasisine, hatta “yes we can” nidalarına da bakarsak obama’ya. bir parçasını çevireyim mesela (yalnız küfürleri atlıyorum):

demokrasiyle kontrol edilir zihnin
ama hala … bir kölesisin kraliyetin
… bir mağazadan satın alamazsın huzuru
daha azıyla da idare ederdiniz ama hepiniz fazlasını istiyorsunuz
açık gözlerim, görebiliyorum
toprağı çalabilirler ama özgürdür ruhum

(-ekonomik kriz)
peki seni kandırabilir ama kandıramaz beni
(-uyuşturucuya savaş)
toprağı çalabilirler ama özgürdür ruhum
(-uluslararası terörizm)
peki seni kandırabilir ama kandıramaz beni
(-evet yapabiliriz)
paramı alabilirler ama alamazlar beni

..[aradaki kıta mcdonalds’a ve genel olarak kapitalizme vurmuş, güzel ama artık uzun uzadıya çevirmiyorum].. 

bir yerli çılgın adamım ben, ondan,
özgürlüğümü elimde tutuyorum
bir hayalperestim, şamanım
toprağa bağlıyım

daha da böyle devam ediyor. müthiş edebi veya orijinal olduğunu söyleyemeyiz ama paganizmin akılcı modernizmden ve bu neoliberal rejimden çok daha insani olduğu konusunda hak veriyorum onlara. bir de özellikle son çevirdiğim kıtadaki pagan vurguyla yaşar kemal’in yer demir gök bakır‘ı arasında da doğrudan bir ilişki kurmadan edemedim. bugün pagan dini hâlâ öyle veya böyle yaşıyorsa ne sebepten olduğunu görmek zor değil. özellikle bunalım dönemlerinde insanların tutunacak bir dal için duyduğu ihtiyaç yaşar kemal’in romanında çok güzel tasvir ediliyor; anadolu söz konusu olduğunda bir ermiş yaratma ihtiyacı, kiliseden zor kurtulup kendini aydınlanma rasyonalizminin kucağına atmış batı’da da aklın hayatı kurutması sonucunda paganizme dönüş veya hint felsefesinin yükselişi. ama daha vurucu gelen, toprağa bağlılık meselesi. özgürlük ve doğa arasında kurdukları ilişki. love in the forest ve life in the forest şarkılarında da var omnia’nın. daha doğrusu müziklerinde genel olarak. doğayla ilişkisini koparmamış, onun bir parçası olduğunun, ona muhtaç olduğunun bilincinde olan insanlar. yer demir gök bakır‘daki yalak köylüsü de böyle. meryemce bütün köye küseceğine, artık kimseyle konuşmayacağına yemin ederken “ben bu köyün karıncasıyla bile konuşmam” diyor. ve gerçekten danasıyla, köpeğiyle, karıncasıyla bile konuşmuyor. köylü muhtarın çağrısıyla meydana toplanırken atıyla itiyle herkes geldi deniyor. herkes evine kapanırken sarı köpek kapının önünde durdu deniyor. boranla karla bozkırla köylünün o yakın ilişkisi. doğa bir muhatap; insan ne kadar aktörse doğa da o kadar aktör, üstümüzde hakkı var ve yaşamımızın bir parçası. aynı özden geliyoruz.

e tabii foucault’nun uzun uzun açıkladığı katman katman hiyerarşiyle işleyen soyut iktidar şehirde olduğu kadar köyde de geçerli yine de. muhtar sefer’in söylemiyle yüzbaşı’nın söylemi arasındaki fark bile bu çok katmanlılığı ifade ediyor. köylünün neden kendilerini bu kadar sömüren adil efendi’ye duacı olduğunu da görebiliyoruz böylece. ve konuşmasına bir kulak verdiğimizde aslında muhtardan pek de bir farkı olmayan basit bir adam olduğunu anlayabildiğimiz adil bey’in köy ortamındaki yokluğu sayesinde okuyucuyu bile titreten korkunç iktidarını gördüğümüzde, soyut, yani modern iktidarın nasıl yokmuş gibi görünüp de hayatımızın her noktasına işlediğine, bedenlerimizi istediği düzende dağıtmakla ve kullandığı yumuşak söylemle bireyi özgür hissettirerek her halini nasıl yönettiğine de kafa yorabiliyoruz. şehirde her gün geçtiğiniz yolları düşünün, hele istanbul’da o korkunç bombardıman. kocaman mantarlar gibi yerden biten, binaların duvarlarını kaplayan, inşaat alanlarını çepeçevre kuşatan,durakları tanınmaz hale getirerek palyaçoya çeviren, renk renk, biçim biçim billboardlar, reklam panoları, adını bile bilmediğim türlü türlü ünite, hayatımızın akışına serpiştirilmiş reklam aralarına benzemiyor mu? hayatımız bir televizyon programı gibi, dakik, programlanmış, dakikası dakikasına, saniyesi saniyesine hesaplı, her şey hızlı, seri. sağdan soldan sürekli reklamlar sarkıyor. çok korkunç değil mi? mekanımızı, beynimizi kirleten bin bir soytarı. ülkemizdeki sınav sistemi de bunun çok canlı ve çarpıcı bir örneği. sınava girmemekte de serbestsin ne de olsa(!). bertolt brecht’in muhteşem oyunu sezuan’ın iyi insanı‘nı düşünüyorum: “çabuk, daha çabuk, bay dchin’in ormanı düzene sokulmalı / vakit gece olmak üzere, çabuk!”

kentlerde bundan daha acısı da var. şarkıdaki bu mekan vurgusu (yok, kentsel dönüşüm faciasına girmiyorum şimdi), “toprağı çalma” ifadesi ve çok fazla teorik zemin içermeyen, bağıran ve küfreden şiddet dolu isyan; varoş yerlerde yaşayan kürt gençliğin devletle ilişkisini de hatırlatıyor. haydar darıcı’nın politics of privacy diye bir makalesi var; özel alan siyaseti: kürt gençliğinin mekansal mücadelesi. piyasada var mı emin değilim ama elinize geçerse okuyun mutlaka. bir ara vaktim olursa çevirmeyi denerim belki. adana’nın bir mahallesinde yaptığı saha çalışmasından yola çıkarak hazırladığı doktora tezi bu darıcı’nın. daha doğrusu benim okuduğum, tezin kısa bir makaleye dönüştürülmüş haliydi.

modernist literatürde yer alan geleneksel kamusal ve özel alan tanımlamalarını altüst eden bir bağlamdan bahsediyor burada. kamusal alan habermas tarafından devletle vatandaş arasında bir aracı gibi tanımlanmış. wermer da kamusal alanı tanımadığımız insanlarla, özel alanı da tanıdığımız insanlarla ilişki kurduğumuz yer olarak tanımlıyor. fakat bu elimizdeki vakadan yola çıkılarak denebilir ki kamusal alan ve özel alan tanışıklık-yabancılık temelinde değil, etnik köken temelinde de ayrılabiliyor birbirinden. azınlık grup marjinalize ve kriminalize ediliyor, kürtler kamusal alana çıktıklarında başkalarının özel alanını ihlal edermiş gibi hissettiriliyor. üstelik özel alan da evde konumlanmış değil. sokakta, okuma evlerinde, iş yerinde konumlanmış. çocuğun ailesiyle ilişkisi, bu topluluğun devletle ilişkisine göre şekillendiği için, bir de fakirliğin etkisinden dolayı, aile üyeleri birbirine yabancı aslında, ev bir kavga ortamı. dolayısıyla özel alan ve kamusal alan arasındaki ayrım da bulanıklaşıyor. kürt gençliğinin kendisine bir özel alan yaratma, kendine ait bir yer oluşturma çabası yalnızca devlete karşı değil, kürt topluluğunun yaş ve cinsiyet hiyerarşileriyle biçimlenen normlarına da karşı. üstelik burada mücadele, yaşanan acıyı dominant kamuya duyurarak anlayış beklemek şeklinde değil. bilinmek, tanınmak istemiyorlar, yalnızca şiddet yoluyla, kendilerine bir özel alan açmak istiyorlar. legal siyasi çabaya destek veren ailelerini işbirlikçi olmakla suçluyorlar. mekan cinsiyete göre keskin bir şekilde ayrılıyor, kızlar evden dışarı çıkamıyorlar, oğlanlarsa eve giremiyorlar. zaten iki grup da evi klostrofobik ve bunaltıcı görüyor. ev bir özel alan değil, çünkü sürekli yetişkinlerin bakışı senin üstünde, zaten ailenin mahremiyeti de devlet tarafından sürekli çiğneniyor polis baskınlarıyla. darıcı, kuzey irlanda’da yürütülen bir çalışmaya da referans göstererek, özel alanda maruz kalınan aşağılanmanın dışarıda karşılaşılan işkence ve ölümden daha ağır etkiler bıraktığını öne sürüyor. aretxaga, irlandalı kadın siyasi mahkumların özellikle cezaevi avlusu yerine kendi hücrelerinde çıplak bırakılarak aşağılanmasının onların psikolojilerinde oluşturduğu etkiye vurgu yapmış. seni özel alanında tahkir ettiği zaman artık dünyada sığınacak bir yerin kalmıyor çünkü. kürtler için de durum aynı. kendisiyle röportaj yapılan gençlerden biri polisin nasıl çamurlu ayaklarıyla gelip halıyı kirlettiğini anlatıyor, “bizde halı namus gibidir. kimse halıya ayakkabısıyla basamaz” diyor. zaten bununla da kalmıyorlar, gecenin bir saati girip yerde yatan çocukların üstünden basa basa geçerek evin kokusunu aşağılıyorlar, kürtçe müzik yaparlar diye sazlarını ellerinde alıyorlar vesaire.

dolayısıyla, alevi kızlar için özel alan, temizliğe gittikleri ve bütün gün kaldıkları burjuva evleri oluyor, bir başkasının özel alanı yani aslında. sünni kızlar içinse birtakım şeyhlerce açılan dini okuma evleri. şeyhler baba oluyor, hocalar abla oluyor. çünkü kendi babası hapiste, anne sürekli şikayet ediyor, evde huzur yok, dayak var. evden başka gitmelerine izin verilen bir yer de yok. erkekler için sokak. uyuşturucu kullanıyor ve satıyorlar, esrarın yarattığı dünyadan biçiyorlar özel alanlarını. sokakta, çetelerle politize oluyorlar. hırsızlık ve kaçakçılık gibi adi suçlar da politik bir nitelik kazanıyor, suç ve siyaset arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. veya rahatça kürtçe müzik dinleyebildikleri iş yerlerini kendi alanları sayıyorlar. bedenleri de bu mücadelede bir savaş alanı. hem aileleri, hem devlet bedenleri üzerinde hak iddia ederken onların bu bedene sahip olmak için başvurdukları yol kendi kendilerine yöneltilmiş şiddet oluyor. kendisini jiletleyen, kollarına kibritle intikam, öfke gibi sözcüler yazan çocuklarından aileleri korkuyor, neredeyse uyuşturucu kullanıp sakinleşmelerini ister hale geliyorlar. “işime karışmıyorlar böylece” diyor çocuklardan biri. polis hırsızlıktan onları tutuklayıp karakolda elektrik verdiği ya da tavandan sallandırdığı için karakola girer girmez kendilerini jiletliyorlar, sorumluluk almak istemeyen polisin işkencesinden koruyor bu onları. askerde kendini jiletlemek, kendini psikopat gibi göstermek, başkalarının sana saldırmasının önüne geçmek için bir tedbir oluyor. kısacası mesele, beden üzerinde şiddet uygulamaya kimin hakkı olduğu. kendi kendini tüketip yok etme hakkını elinde bulundurmak.


of. bunaldım.

Allah’ım. toprağımızı, doğamızı, bedenimizi, zamanımızı, zihnimizi koru. hepimizin.

zaten, her şeye rağmen, “onların tuzakları bir örümcek yuvasından daha zayıftır.” bir şeyler yapmalı.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

machi, toki no nagare, hito. yani şehir, zamanın akışı, insan. parçanın adı bu. clannad’ın soundtracklerinden. nasıl insanı ezen bir müziği var. ilk bölüm bununla başlıyordu. tomoya’nın “bu şehirden nefret ediyorum” deyişiyle. “unutmak istediğim hatıralarla dolu bir yer.” “sonunda, hiçbir şey değişmeyecek mi? değişim gelmeyecek mi?” nagisa sanki kendi kendine konuşmuyordu da tomoya’ya cevap veriyordu. “bu okulu çok seviyorum. çok, çok seviyorum. ama hiçbir şey olduğu gibi kalmaz ki. değiştiği zaman da onu böyle sevebilecek misin?” ya Rabbim böylesi bir basitlikle böylesine özlü ve müthiş bir şekilde ortaya konabilir mi bu kadar büyük bir mesele, tüm hikayenin özü daha ilk sahneden? şu müziğe bak. nasıl bir yılgınlık, insanı aşan bir şeyin sesi. zamanın akışının önüne geçebilir misin? bu şehrin değişmesini şimdi istiyorsun, değiştiği zaman da bundan memnun olacak mısın? insan neyi yapabilir zamanın kaçınılmaz akışının karşısında? eylemlerimiz gerçekten neyi belirleyebilir? birçok seçimimizle biz yönlendiriyoruz yaşamımızı, ama zamanın akışının karşısında durabilecek misin? sen de değişmeyecek misin? şimdi baktığın gibi bakabilecek misin? toplumsal olanla maverayı, öte olanı, mistik olanı nasıl böyle bir arada verebilir bir hikaye böylesine güzel? clannad gerçekten hakkında söylenen tüm güzel sözleri hak ediyor. müziği de. little busters’ın müziklerini de shinji orito’ya yaptıracak olmalarına çok seviniyorum.

geçen ay derslerde sıkıldıkça yaptığım karalamalar.

en baştaki bu kapella tiyatro kumpanyası’nın olduğu hikayenin ana karakteri yonca. üzerinde sürekli pandayla gezer, asık suratlı. alttaki iki resimdeki karakterler kumpanya üyeleri. oğlana isim bulamadım daha, küçük kızın adı angelita, üç farklı halini çizdiğim de eko. bu iki fotoğrafın ışıkları çok hoşuma gidiyor, özellikle eko sanki ışıktan bir su altından bakıyormuş gibi oldu. en altta yarısını gördüğünüz maymuncuk tamamen eğlence arayışımın ürünü. (ayrıca burada görünmüyor ama çorabı da çizgili.) john stuart mill notlarının yer aldığı son resimdeki kız da öyle. karakter değiller.

yoncayla maymuncuk fena halde kırpılmış yalnız, resimleri genel olarak daha düzgün görmek için üzerlerine tıklamanız lazım.

puppet:

The Double Life Of Veronique 双生花-red(on sale) (by snow-rapunzel)

üf ya çok güzel *o* birisi bana bir bjd hediye etsin istiyorum *_*
çünkü çok pahalılar kendim alırsam israf gibi hissederim. ama sadece bir bjd çok güzel olmaz mıydı? en iyisi insanın kendisi yapması. öğrenmek lazım.

puppet:

The Double Life Of Veronique 双生花-red(on sale) (by snow-rapunzel)

üf ya çok güzel *o* birisi bana bir bjd hediye etsin istiyorum *_*

çünkü çok pahalılar kendim alırsam israf gibi hissederim. ama sadece bir bjd çok güzel olmaz mıydı? en iyisi insanın kendisi yapması. öğrenmek lazım.

(yasahime gönderdi)

memories, anime diye satın alıp izlediğimiz ilk filmdi, o yüzden bendeki yeri ayrıdır. özellikle magnetic rose. sonundaki büyüyü, korkuyu düşünsenize. uçsuz bucaksız, engin, simsiyah bir boşluğun içinde tek başınasın. uzayda, bütün evrenin ortasında tek başınasın. oksijen tüpünün yettiği kadar ömrünün olması değil burada korkunç olan. hiçbir yerle bağın yok, hiçbir şey yok. yüzünün önünde daracık havanda savrulan iki gül yaprağından başka hiçbir şey yok. yüz yıl öncesinden bir uzay istasyonunun paramparça etrafa savrulmuş hurdaları ve dört bir yana savrulmuş galaksiler, nebulalar, yıldızlar, sistemlerden başka hiçbir şey yok. ışıkları kim bilir kaç milyon yıl önce sönmüş renkli yıldız kümelerinin doğuşunu görüyorsun etrafında, ve mutlak sessizlik, mutlak yokluk. bir astronot olma fikri bana oldum olası cazip gelmiştir üstelik, uzayı görmek, uydudan veya gemiden çıkıp etrafa bir bakmak. ama hiçbir araçla bağın yok burada. insan olmaması da değil korkutucu olan. uzayda tek başına asılı kalmış, öylece kayıp gidiyorsun. gidecek hiçbir yerin yok, seni bağlayan hiçbir şey yok, bir gelecek yok artık senin için. mutlak hiçlik içindesin. uzayın bütün güzelliği içinde, mutlak özgürlük içindesin. mutlak, son haddinde özgürlük. özgürlük mutlak olduğunda verdiği azabın ne kadar büyük ve ağır olduğunu anlatır şeriati. ama bunda durum öyle de değil aslında. eli kolu bağlı bir özgürlük bu. hiçbir şeyle somut bağın kalmayınca kısıtlanmalarla birlikte yapabileceklerin de yok olduğu için, elin kolun bağlı ve mutlak özgürsün. elinden bir şey yapmak gelmediği için azap değil duyduğun. heinz’ınki sanki teslimiyet. ama ne kadar ürpertici…

Nº. 1 of  11