karma isyan
iş güç dolayısıyla bir süredir devam eden yoğun bunalmışlık ve yorgunluğun üstüne esaret duygusu da eklenince omnia dinlemek müthiş bir katarsis etkisi yaptı, özellikle dance until we die şarkısı. diğer şarkılarında görmediğim bir sistem eleştirisi var, özellikle amerikan kapitalizmi ve demokrasisine, hatta “yes we can” nidalarına da bakarsak obama’ya. bir parçasını çevireyim mesela (yalnız küfürleri atlıyorum):
demokrasiyle kontrol edilir zihnin
ama hala … bir kölesisin kraliyetin
… bir mağazadan satın alamazsın huzuru
daha azıyla da idare ederdiniz ama hepiniz fazlasını istiyorsunuz
açık gözlerim, görebiliyorum
toprağı çalabilirler ama özgürdür ruhum
(-ekonomik kriz)
peki seni kandırabilir ama kandıramaz beni
(-uyuşturucuya savaş)
toprağı çalabilirler ama özgürdür ruhum
(-uluslararası terörizm)
peki seni kandırabilir ama kandıramaz beni
(-evet yapabiliriz)
paramı alabilirler ama alamazlar beni
..[aradaki kıta mcdonalds’a ve genel olarak kapitalizme vurmuş, güzel ama artık uzun uzadıya çevirmiyorum]..
bir yerli çılgın adamım ben, ondan,
özgürlüğümü elimde tutuyorum
bir hayalperestim, şamanım
toprağa bağlıyım
daha da böyle devam ediyor. müthiş edebi veya orijinal olduğunu söyleyemeyiz ama paganizmin akılcı modernizmden ve bu neoliberal rejimden çok daha insani olduğu konusunda hak veriyorum onlara. bir de özellikle son çevirdiğim kıtadaki pagan vurguyla yaşar kemal’in yer demir gök bakır‘ı arasında da doğrudan bir ilişki kurmadan edemedim. bugün pagan dini hâlâ öyle veya böyle yaşıyorsa ne sebepten olduğunu görmek zor değil. özellikle bunalım dönemlerinde insanların tutunacak bir dal için duyduğu ihtiyaç yaşar kemal’in romanında çok güzel tasvir ediliyor; anadolu söz konusu olduğunda bir ermiş yaratma ihtiyacı, kiliseden zor kurtulup kendini aydınlanma rasyonalizminin kucağına atmış batı’da da aklın hayatı kurutması sonucunda paganizme dönüş veya hint felsefesinin yükselişi. ama daha vurucu gelen, toprağa bağlılık meselesi. özgürlük ve doğa arasında kurdukları ilişki. love in the forest ve life in the forest şarkılarında da var omnia’nın. daha doğrusu müziklerinde genel olarak. doğayla ilişkisini koparmamış, onun bir parçası olduğunun, ona muhtaç olduğunun bilincinde olan insanlar. yer demir gök bakır‘daki yalak köylüsü de böyle. meryemce bütün köye küseceğine, artık kimseyle konuşmayacağına yemin ederken “ben bu köyün karıncasıyla bile konuşmam” diyor. ve gerçekten danasıyla, köpeğiyle, karıncasıyla bile konuşmuyor. köylü muhtarın çağrısıyla meydana toplanırken atıyla itiyle herkes geldi deniyor. herkes evine kapanırken sarı köpek kapının önünde durdu deniyor. boranla karla bozkırla köylünün o yakın ilişkisi. doğa bir muhatap; insan ne kadar aktörse doğa da o kadar aktör, üstümüzde hakkı var ve yaşamımızın bir parçası. aynı özden geliyoruz.
e tabii foucault’nun uzun uzun açıkladığı katman katman hiyerarşiyle işleyen soyut iktidar şehirde olduğu kadar köyde de geçerli yine de. muhtar sefer’in söylemiyle yüzbaşı’nın söylemi arasındaki fark bile bu çok katmanlılığı ifade ediyor. köylünün neden kendilerini bu kadar sömüren adil efendi’ye duacı olduğunu da görebiliyoruz böylece. ve konuşmasına bir kulak verdiğimizde aslında muhtardan pek de bir farkı olmayan basit bir adam olduğunu anlayabildiğimiz adil bey’in köy ortamındaki yokluğu sayesinde okuyucuyu bile titreten korkunç iktidarını gördüğümüzde, soyut, yani modern iktidarın nasıl yokmuş gibi görünüp de hayatımızın her noktasına işlediğine, bedenlerimizi istediği düzende dağıtmakla ve kullandığı yumuşak söylemle bireyi özgür hissettirerek her halini nasıl yönettiğine de kafa yorabiliyoruz. şehirde her gün geçtiğiniz yolları düşünün, hele istanbul’da o korkunç bombardıman. kocaman mantarlar gibi yerden biten, binaların duvarlarını kaplayan, inşaat alanlarını çepeçevre kuşatan,durakları tanınmaz hale getirerek palyaçoya çeviren, renk renk, biçim biçim billboardlar, reklam panoları, adını bile bilmediğim türlü türlü ünite, hayatımızın akışına serpiştirilmiş reklam aralarına benzemiyor mu? hayatımız bir televizyon programı gibi, dakik, programlanmış, dakikası dakikasına, saniyesi saniyesine hesaplı, her şey hızlı, seri. sağdan soldan sürekli reklamlar sarkıyor. çok korkunç değil mi? mekanımızı, beynimizi kirleten bin bir soytarı. ülkemizdeki sınav sistemi de bunun çok canlı ve çarpıcı bir örneği. sınava girmemekte de serbestsin ne de olsa(!). bertolt brecht’in muhteşem oyunu sezuan’ın iyi insanı‘nı düşünüyorum: “çabuk, daha çabuk, bay dchin’in ormanı düzene sokulmalı / vakit gece olmak üzere, çabuk!”
kentlerde bundan daha acısı da var. şarkıdaki bu mekan vurgusu (yok, kentsel dönüşüm faciasına girmiyorum şimdi), “toprağı çalma” ifadesi ve çok fazla teorik zemin içermeyen, bağıran ve küfreden şiddet dolu isyan; varoş yerlerde yaşayan kürt gençliğin devletle ilişkisini de hatırlatıyor. haydar darıcı’nın politics of privacy diye bir makalesi var; özel alan siyaseti: kürt gençliğinin mekansal mücadelesi. piyasada var mı emin değilim ama elinize geçerse okuyun mutlaka. bir ara vaktim olursa çevirmeyi denerim belki. adana’nın bir mahallesinde yaptığı saha çalışmasından yola çıkarak hazırladığı doktora tezi bu darıcı’nın. daha doğrusu benim okuduğum, tezin kısa bir makaleye dönüştürülmüş haliydi.
modernist literatürde yer alan geleneksel kamusal ve özel alan tanımlamalarını altüst eden bir bağlamdan bahsediyor burada. kamusal alan habermas tarafından devletle vatandaş arasında bir aracı gibi tanımlanmış. wermer da kamusal alanı tanımadığımız insanlarla, özel alanı da tanıdığımız insanlarla ilişki kurduğumuz yer olarak tanımlıyor. fakat bu elimizdeki vakadan yola çıkılarak denebilir ki kamusal alan ve özel alan tanışıklık-yabancılık temelinde değil, etnik köken temelinde de ayrılabiliyor birbirinden. azınlık grup marjinalize ve kriminalize ediliyor, kürtler kamusal alana çıktıklarında başkalarının özel alanını ihlal edermiş gibi hissettiriliyor. üstelik özel alan da evde konumlanmış değil. sokakta, okuma evlerinde, iş yerinde konumlanmış. çocuğun ailesiyle ilişkisi, bu topluluğun devletle ilişkisine göre şekillendiği için, bir de fakirliğin etkisinden dolayı, aile üyeleri birbirine yabancı aslında, ev bir kavga ortamı. dolayısıyla özel alan ve kamusal alan arasındaki ayrım da bulanıklaşıyor. kürt gençliğinin kendisine bir özel alan yaratma, kendine ait bir yer oluşturma çabası yalnızca devlete karşı değil, kürt topluluğunun yaş ve cinsiyet hiyerarşileriyle biçimlenen normlarına da karşı. üstelik burada mücadele, yaşanan acıyı dominant kamuya duyurarak anlayış beklemek şeklinde değil. bilinmek, tanınmak istemiyorlar, yalnızca şiddet yoluyla, kendilerine bir özel alan açmak istiyorlar. legal siyasi çabaya destek veren ailelerini işbirlikçi olmakla suçluyorlar. mekan cinsiyete göre keskin bir şekilde ayrılıyor, kızlar evden dışarı çıkamıyorlar, oğlanlarsa eve giremiyorlar. zaten iki grup da evi klostrofobik ve bunaltıcı görüyor. ev bir özel alan değil, çünkü sürekli yetişkinlerin bakışı senin üstünde, zaten ailenin mahremiyeti de devlet tarafından sürekli çiğneniyor polis baskınlarıyla. darıcı, kuzey irlanda’da yürütülen bir çalışmaya da referans göstererek, özel alanda maruz kalınan aşağılanmanın dışarıda karşılaşılan işkence ve ölümden daha ağır etkiler bıraktığını öne sürüyor. aretxaga, irlandalı kadın siyasi mahkumların özellikle cezaevi avlusu yerine kendi hücrelerinde çıplak bırakılarak aşağılanmasının onların psikolojilerinde oluşturduğu etkiye vurgu yapmış. seni özel alanında tahkir ettiği zaman artık dünyada sığınacak bir yerin kalmıyor çünkü. kürtler için de durum aynı. kendisiyle röportaj yapılan gençlerden biri polisin nasıl çamurlu ayaklarıyla gelip halıyı kirlettiğini anlatıyor, “bizde halı namus gibidir. kimse halıya ayakkabısıyla basamaz” diyor. zaten bununla da kalmıyorlar, gecenin bir saati girip yerde yatan çocukların üstünden basa basa geçerek evin kokusunu aşağılıyorlar, kürtçe müzik yaparlar diye sazlarını ellerinde alıyorlar vesaire.
dolayısıyla, alevi kızlar için özel alan, temizliğe gittikleri ve bütün gün kaldıkları burjuva evleri oluyor, bir başkasının özel alanı yani aslında. sünni kızlar içinse birtakım şeyhlerce açılan dini okuma evleri. şeyhler baba oluyor, hocalar abla oluyor. çünkü kendi babası hapiste, anne sürekli şikayet ediyor, evde huzur yok, dayak var. evden başka gitmelerine izin verilen bir yer de yok. erkekler için sokak. uyuşturucu kullanıyor ve satıyorlar, esrarın yarattığı dünyadan biçiyorlar özel alanlarını. sokakta, çetelerle politize oluyorlar. hırsızlık ve kaçakçılık gibi adi suçlar da politik bir nitelik kazanıyor, suç ve siyaset arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. veya rahatça kürtçe müzik dinleyebildikleri iş yerlerini kendi alanları sayıyorlar. bedenleri de bu mücadelede bir savaş alanı. hem aileleri, hem devlet bedenleri üzerinde hak iddia ederken onların bu bedene sahip olmak için başvurdukları yol kendi kendilerine yöneltilmiş şiddet oluyor. kendisini jiletleyen, kollarına kibritle intikam, öfke gibi sözcüler yazan çocuklarından aileleri korkuyor, neredeyse uyuşturucu kullanıp sakinleşmelerini ister hale geliyorlar. “işime karışmıyorlar böylece” diyor çocuklardan biri. polis hırsızlıktan onları tutuklayıp karakolda elektrik verdiği ya da tavandan sallandırdığı için karakola girer girmez kendilerini jiletliyorlar, sorumluluk almak istemeyen polisin işkencesinden koruyor bu onları. askerde kendini jiletlemek, kendini psikopat gibi göstermek, başkalarının sana saldırmasının önüne geçmek için bir tedbir oluyor. kısacası mesele, beden üzerinde şiddet uygulamaya kimin hakkı olduğu. kendi kendini tüketip yok etme hakkını elinde bulundurmak.
of. bunaldım.
Allah’ım. toprağımızı, doğamızı, bedenimizi, zamanımızı, zihnimizi koru. hepimizin.
zaten, her şeye rağmen, “onların tuzakları bir örümcek yuvasından daha zayıftır.” bir şeyler yapmalı.