Öteki’nin (bu örnekte, bir kültürün) keşfedilmesi, kendi benliğinin de bir öteki olarak keşfedilmesine, yani, kendi kültürünün ötekiliğine yol açar.
-

françoise choay,

Alberti: The Invention of Monumentality and Memory

bu benlik ve öteki meselesine fazla mı taktım?

bunu ilk çizdiğim gün fotoğrafını çekip koymuştum bloğa. şimdi orijinaline daha yakın görünen taranmış versiyon buyurun.

o gün çok mutluydum da.

kedicik de otların arasında güzel güzel oturmuş. kırık ışıklar da çok güzeldi. kuru yapraklar da. yeşil olanlar da. bir de palamut buldum o gün.

józef evine döndükten bir yıl sonra ise anita artık buydu. ayakta dengesini sağlamakta çok zorlanıyordu.

uzun süredir resim olarak sürekli renksiz skeç postalıyorum dimi. skeçlerimin sonradan aldığı hali seviyorum ama blogda renkli bir şeyler ben de görmek istiyorum artık. elimde taranmış birkaç renkli iş var ama; onlar da gelecek. ciddi suluboya işler yapmıyorum ne zamandır ya. yaptıklarım da tamamlanmış değil henüz.

modern frankenstein'a geri dönersek.

bu, józef’in belçika’dan ayrılıp babasının yanına döndüğü günden sekiz yıl öncesi. anita liseli sıradan bir kızdı o zamanlar. bu kızla ilgili her şey hikâyenin sırrını içinde barındırıyor. józef yokken uzun yıllar herkese gizli kalmış gerçekleriydi yaşanacak olayların. yani prokopy de dahil herkes. bu sırlı havayı bozmak istemediğimden anita hakkında çok fazla şey söylemek istemiyorum şimdi. sadece, o zamanlar sıradan bir liseli kızdı, okula giderken çantasını prokopy’ye taşıtıyor, sonra da omzunun üstünden dönüp bakarak: “çok yavaşsın prokopy, hep senin yüzünden derse geç kalıyorum” diyordu, bir de gülüyordu.

ne kadar süredir çizim yapıyorsun???????

kendimi bildim bileli :) 12-13 yaşından beri de manga çiziyorum (hem tarz olarak hem de çizgiroman anlamında).

Posted on Ek 12
Title:
Siren (Sairen)
Artist:
Hirasawa Susumu
Album:
Siren
Played:
136 times

geçen bu bloğun arşivindeki müzikleri karıştırırken susumu hirasawa’ya olan hayranlığım yeniden canlandı. yeni bir çeviri yapmaya karar verdim.

siren, susumu hirasawa’nın 1996 tarihli solo albümü. albümleri içinde benim en sevdiğim bu olabilir, muhteşem şarkılarla dolu. siren kelimesinin iki anlamıyla oynamış burda hirasawa: alarm olarak çalan siren, bir de yunan mitolojisinden bir varlık olan, şarkı söyleyen deniz kızı siren. albümde de iki tane siren isimli şarkı var (biri siren [sairen], biri siren [seiren]), bir de mermaid song, denizkızı şarkısı var.

bu, girizgah niteliğindeki denkouyoku 1'den sonra albümün ikinci şarkısı. hirasawa'nın tüm şarkıları içinde en sevdiklerimden biri, ilk dinlediğimde nasıl heyecanlanıp coştuğumu hatırlıyorum. hirasawa'nın genç ve canlı sesi, gönlünce haykıran sirenlere eşlik etmenin coşkusu içinde en güzel biçimlerinden birini alıyor bu şarkıda. bu şarkı üzerine bir resim yapmayı da çok istedim ama yapmadım. ama hâlâ ne zaman dinlesem gözümün önüne açık geniş masmavi gökyüzü ve yemyeşil çayırlar gelir. sonra gün batımının kızıllığı sarar her tarafı.

Siren (Sairen)

Siren! Zaman donmuş duruyor
Siren! Ama bir an sonra
O diyara varmak için gece yapılan yol
İşte, işte şimdi bana geliyor
Siren! Seni görebiliyorum
Siren! Ama bir an sonra

Siren! Sis dağılıp gidiyor
Siren! Şehri kaldırarak
Ağızdan ağıza bana ulaşan duamsı şarkıyı
İşte, işte şimdi kucakladım yüreğimde
Siren! Yaşıyorsun
Siren! Ama bir an sonra

O

Siren! Gökyüzü doğuyor
Siren! Seni de getirerek yanında
O diyardan durmadan çağıran ses
İşte, işte şimdi uçuverdi göklere kadar
Siren! Zaman donmuş duruyor
Siren! Ama bir an sonra

Oー

ingilizceye çeviri ve transliterasyonu tumblr’daki bir hirasawa hayranı yapmış. japonca şarkı çevirirken (özellikle de hirasawa’nınkileri) tek kaynaktan beslenmeyi hiç sevmiyorum aslında ama bulabildiğim tek çeviri de bu oldu. o yüzden bazı yan anlamlar veya atıflar eksik kalmış olabilir. bence en güzel şarkılarından biri, insanlar neden böyle ilgisiz kalmış anlamadım.

bu blogdaki diğer hirasawa parçaları:

mirror gate (bu bloğa yaptığım ilk şarkı sözü çevirisiydi, o zamanlar mp3 eklemiyordum çeviriye. keşke ekleseymişim, altın parıltılı bir coşkunluğu var bu şarkının.)

byakko no shoujo (burda da şarkı sözü yok, hirasawa’yı tanıtmışım bir de asaf halet çelebiyle kıyaslamışım. bu karşılaştırma eskisi kadar geçerli gelmiyor artık ama güzel karşılaştırmışım. şarkı MUHTEŞEM bu arada.)

venus (bunlar da mükemmel venus'ün şarkı sözleri. siren değilse hirasawa’nın en iyi şarkısı budur.)

venus (bu da şarkının kendisi. sözleri çevirince sizin de dinlemenizi çok isteyip mp3’ü yayınladım.)

royal road, paradise (bu da müthiş. bu postla beraber artık şarkı sözlerini şarkının altına yazmanın ne kadar mantıklı olduğu kafama dank etmiş nihayet.)

ondan sonra da bir daha postalamamışım hiç nedense.

józef’in tasarım sayfası önceki eskiz defterimin son sayfasıydı. bu da ikinci eskiz defterimin ilk sayfası. 20 mayısta başlamışım. ilk sayfa tabii ki bir otoportre. tabii ki koreli benliğimle.

herkesin kurban bayramı mübarek olsun! ❀✌
bu pisliğin, karanlığın içinde bir çiçek gibi açsın, aydınlatsın bayram.

modern frankenstein hikayesine geri döndük.

józef’in belçika’da, bruege’de arkadaşlarıyla kurduğu kumpanyanın adı rakun’du, çünkü biliyorsunuz rakun maskeli bir hırsız ve çok oyuncu bir hayvandır. şimdi bizim oyunculara gelelim.

abel. avusturyalı bir kız. józef onunla viyana’da, üniversitede, müfit aracılığıyla tanışıyor. abel kumpanyada müzik işlerini üstüne alıyor ve besteler yapıyor. bir yandan çok tatlı, ürkek bir tarafı var, ama bir yönüyle de çok gözükara ve saplantılı bir kişilik. hatta józef’in sonunda birden her şeyi bir kenara bırakıp kumpanyayı terk ettiği o patlama anıyla sonuçlanacak olan sessiz ve üstü örtülü olaylar dizisinin başlatıcısı ve gruptaki herkesin çektiği bütün acı ve sıkıntının ana sebebi sayılabilir abel. ama her şey durulup ortalık yatıştığında en çok da kendisi sürünüyor: tamamen yabancı olduğu bambaşka bir ülkede yapayalnız, evsiz, korunaksız, beş parasız ve dönecek hiçbir yeri olmadan (ailesini de küstürüyor çünkü).

akane. aslında japon, ama belçika’da büyümüş. akane’yle bruege’de tanışıyorlar, grubun en genç ve tecrübesiz ayrıca da en masum üyesi. dekor ve ışık gibi arkaplan işleriyle uğraşmayı seviyor, kostümleri hazırlıyor. özünde müfit, abel ve józef arasında geçen olayların kurbanı oluyor akane, biraz da sonradan dahil olmanın getirdiği talihsizlikle. ama kendi tuhaf ve çetrefilli aile tarihinin józef’in kaderiyle nasıl kesiştiğini, hiç alakasız görünen kişiler arasında nasıl garip bağlar kurulduğunu çok sonra öğreniyor ve çok zor yollardan geçiyor.

müfit. grubun en rasyonel ve mantığı elden bırakmayan üyesi. józef gibi aniaséli. viyana’da tanışıyorlar, altı yılı birlikte geçirip sıkı bir arkadaşlık kuruyorlar. bu arkadaşlık altı yılın sonlarına doğru yavaş yavaş yıpranıyor artık ve józef’in çekip gittiği an, biraz da aralarındaki duygusal bağın kopuş anı oluyor. zaten duygusallıktan eser yok müfit’te. biraz da bundan olsa gerek, kumpanyayı bir işletme olarak idare eden, ekonomik işleriyle ilgilenen, bürokratik işlemlerini yapan kişi o. kızlarla birlikte józef’in peşinden ta aniasé’ye kadar gitme kararı alırken de aklında her şeyden önce kumpanya’yı kurtarmak vardı, józef’e her şeyden önce kumpanya’yı bıraktığı için öfkeliydi. müfit de bir robot değil, hissedebiliyor. ne var ki her türlü hissiyatını ölümüne saklamak, onda biraz diğerlerine işkence etme aracı gibi. bu yüzden biraz anlaşılmaz ve gizemli, ve bu yüzden bazen hesaplı kitaplıca zalim. fark ettiğiniz gibi müfit’i bir türlü pek o kadar sevemedim.

józef. kumpanya’nın yazar ve yönetmeni, yaratıcı dehası. ailevi geçmişinden biraz bahsetmiştim şurda. babasının bir kopyası olmamak için gidiyor viyana’ya, altı yıl sonra döndüğünde aradaki yılların getirdiği onca değişim dönüşüme rağmen aynı çatışmayı tekrar yaşıyorlar. en az abel kadar aklını mantığını fırlatıp atmaya yatkın bir yapısı var, ama bu durum abel’de başkalarına eziyet etmeye yol açıyorsa józef’i başkalarının kendisine eziyet etmesine bile isteye, tutkuyla gönüllü yapıyor. özellikle bruege’da geçirdiği iki yılın özeti biraz bu gibi. bile isteye, iki üç yıl boyunca her gün ısrarla ve zorla kendisine acı çektiriyor ve bu arada özsaygısını da, sağlığını da kaybediyor.

józef’in üstüne yüklenmiş bir kurtarıcı kahraman rolü var, babasının yanına döndüğünde tekrar yüzleşmek ve üstlenmek zorunda hissedeceği bir rol. bu rolü kendi üzerinde müthiş iğreti buluyor. başka bir kuvvetin yazdığı bir oyunu oynamakla kendi doğaçlamasını yaratmak arasında bocalayarak geçirmiş hayatını; fakat içten içe farkında, başkalarının yazdığı oyunların kuklası olduğuna isyan ederken bile aslında hep kendi seçimlerini yaptığının. zavallıysa, zavallılığı; kurtarıcıysa, kurtarıcılığı seçtiğinin.

of çok güzel hikâyeydi bu ya, devamını getirseydik keşke. yani tabii ki buraya yazdıklarımın dışında çok karakter ve çok olay var ama bir noktadan sonra biraz yarım kalmış gibi oldu, ya da doğal ömrünü tamamladı.