modern frankenstein hikayesine geri döndük.

józef’in belçika’da, bruege’de arkadaşlarıyla kurduğu kumpanyanın adı rakun’du, çünkü biliyorsunuz rakun maskeli bir hırsız ve çok oyuncu bir hayvandır. şimdi bizim oyunculara gelelim.

abel. avusturyalı bir kız. józef onunla viyana’da, üniversitede, müfit aracılığıyla tanışıyor. abel kumpanyada müzik işlerini üstüne alıyor ve besteler yapıyor. bir yandan çok tatlı, ürkek bir tarafı var, ama bir yönüyle de çok gözükara ve saplantılı bir kişilik. hatta józef’in sonunda birden her şeyi bir kenara bırakıp kumpanyayı terk ettiği o patlama anıyla sonuçlanacak olan sessiz ve üstü örtülü olaylar dizisinin başlatıcısı ve gruptaki herkesin çektiği bütün acı ve sıkıntının ana sebebi sayılabilir abel. ama her şey durulup ortalık yatıştığında en çok da kendisi sürünüyor: tamamen yabancı olduğu bambaşka bir ülkede yapayalnız, evsiz, korunaksız, beş parasız ve dönecek hiçbir yeri olmadan (ailesini de küstürüyor çünkü).

akane. aslında japon, ama belçika’da büyümüş. akane’yle bruege’de tanışıyorlar, grubun en genç ve tecrübesiz ayrıca da en masum üyesi. dekor ve ışık gibi arkaplan işleriyle uğraşmayı seviyor, kostümleri hazırlıyor. özünde müfit, abel ve józef arasında geçen olayların kurbanı oluyor akane, biraz da sonradan dahil olmanın getirdiği talihsizlikle. ama kendi tuhaf ve çetrefilli aile tarihinin józef’in kaderiyle nasıl kesiştiğini, hiç alakasız görünen kişiler arasında nasıl garip bağlar kurulduğunu çok sonra öğreniyor ve çok zor yollardan geçiyor.

müfit. grubun en rasyonel ve mantığı elden bırakmayan üyesi. józef gibi aniaséli. viyana’da tanışıyorlar, altı yılı birlikte geçirip sıkı bir arkadaşlık kuruyorlar. bu arkadaşlık altı yılın sonlarına doğru yavaş yavaş yıpranıyor artık ve józef’in çekip gittiği an, biraz da aralarındaki duygusal bağın kopuş anı oluyor. zaten duygusallıktan eser yok müfit’te. biraz da bundan olsa gerek, kumpanyayı bir işletme olarak idare eden, ekonomik işleriyle ilgilenen, bürokratik işlemlerini yapan kişi o. kızlarla birlikte józef’in peşinden ta aniasé’ye kadar gitme kararı alırken de aklında her şeyden önce kumpanya’yı kurtarmak vardı, józef’e her şeyden önce kumpanya’yı bıraktığı için öfkeliydi. müfit de bir robot değil, hissedebiliyor. ne var ki her türlü hissiyatını ölümüne saklamak, onda biraz diğerlerine işkence etme aracı gibi. bu yüzden biraz anlaşılmaz ve gizemli, ve bu yüzden bazen hesaplı kitaplıca zalim. fark ettiğiniz gibi müfit’i bir türlü pek o kadar sevemedim.

józef. kumpanya’nın yazar ve yönetmeni, yaratıcı dehası. ailevi geçmişinden biraz bahsetmiştim şurda. babasının bir kopyası olmamak için gidiyor viyana’ya, altı yıl sonra döndüğünde aradaki yılların getirdiği onca değişim dönüşüme rağmen aynı çatışmayı tekrar yaşıyorlar. en az abel kadar aklını mantığını fırlatıp atmaya yatkın bir yapısı var, ama bu durum abel’de başkalarına eziyet etmeye yol açıyorsa józef’i başkalarının kendisine eziyet etmesine bile isteye, tutkuyla gönüllü yapıyor. özellikle bruege’da geçirdiği iki yılın özeti biraz bu gibi. bile isteye, iki üç yıl boyunca her gün ısrarla ve zorla kendisine acı çektiriyor ve bu arada özsaygısını da, sağlığını da kaybediyor.

józef’in üstüne yüklenmiş bir kurtarıcı kahraman rolü var, babasının yanına döndüğünde tekrar yüzleşmek ve üstlenmek zorunda hissedeceği bir rol. bu rolü kendi üzerinde müthiş iğreti buluyor. başka bir kuvvetin yazdığı bir oyunu oynamakla kendi doğaçlamasını yaratmak arasında bocalayarak geçirmiş hayatını; fakat içten içe farkında, başkalarının yazdığı oyunların kuklası olduğuna isyan ederken bile aslında hep kendi seçimlerini yaptığının. zavallıysa, zavallılığı; kurtarıcıysa, kurtarıcılığı seçtiğinin.

of çok güzel hikâyeydi bu ya, devamını getirseydik keşke. yani tabii ki buraya yazdıklarımın dışında çok karakter ve çok olay var ama bir noktadan sonra biraz yarım kalmış gibi oldu, ya da doğal ömrünü tamamladı.

gezdiğim yerler: roma

roma’yı yazmayı uzun süredir istiyordum ama başka yazı projeleri araya kaynadı hep. 2013 mayıs ortasında çok sevdiğim bir arkadaşımla yaptığımız italya gezisinin ilk durağıydı roma. gezi öncesinde çeşitli sebeplerle müthiş stresli ve üzgündüm, bu gezi kötü olan moralimin düzelmesi için bir umut ifade ediyordu ama her şeyin mahvolacağını düşünüp ölesiye korkuyordum. fakat hiç de öyle olmadı. gezimiz şükürler olsun ki muhteşem geçti ve içimi müthiş hafifletti. güzel geçtiği için hala minnettarım.

döküldü dökülecek görünen kanatların tangur tungur sesleriyle uçağın her an düşeceğine inandığım ama yine de keyfimin yerinde olduğu bir uçuştan sonra varşova’dan roma’ya vardım.

italya gezisinin ve roma şehrinin benim için o sırada ne ifade ettiğini söylemem lazım öncelikle. benim için italya iki ana çağrışım kaynağından besleniyordu ve bu kaynaklar bütün gezi boyunca izlenimlerimi çerçeveleyen birer tema oldu. bunlardan biri gunslinger girl anime ve manga serileriydi. italya’nın neredeyse ikincil bir karakter olduğu bu serileri mutlaka ya izleyin ya da okuyun; daha da iyisi, ikisini birden yapın. daha uçaktan aşağıya bakarken o yemyeşil tarlaların arasında henrietta ve giuse’nin toscana’ya arabayla yaptıkları geziyi ve elsa’nın çırpınışlarını hatırladım. ikinci çağrışım kaynağım rönesans ve barok resim, heykel ve mimarisiydi. michelangelo ve botticelli’ye hayranlığım önceden beri vardı, gunslinger girl'le beslenmişti ve paolo girardelli'den konu üzerine aldığım dersle ilgim tavan yapmıştı. gittiğim her yerde bu büyük sanatçıların izlerini görmeye çalıştım. italya daha gitmeden çok sevdiğim bir memleketti kısacası.

iniş anıma dönelim. uçak roma ciampino havaalanı’na indi. roma’ya italyanca’da da roma diyorlar, nedense lehçe’de rzym diye yazılıp jım diye okunuyor, çok ilginç. neyse, üstteki paragrafta açıkladığım sebeplerle bu şehrin benim için büyük bir büyüsü vardı, insanların yardımseverlik ve sıcakkanlılıklarıyla tanıştıktan sonra şehir merkezine çok uzak olmamıza rağmen iner inmez etrafı ve göğü fotoğraflamaya başladım. beni çok sevindirerek selamun aleykum diye selamlayan şoför muavinlerinin yardımıyla şehir merkezindeki termini tren istasyonu’na gideceğim minibüsü buldum, yolda da ıvır zıvır her şeyi fotoğraflamaya devam ederek (aslında bu bende yalnız olunca arada bir depreşen genel bir alışkanlık, nerede olduğum çok fark etmiyor) telefonumun şarjını yedim durdum. bu şarj meselesi bütün geziyi çevreleyen ikinci bir parantez oldu, yol açtığı sorunları ileride göreceksiniz (şarj meselesi part 1: gerilim müziği hafifçe başlar).

minibüsle termini’ye giderken çektiğim resimlerden, trafikten genel bir sahne.

bu da sıradan bir ev. italya’da çok hoşuma giden bir şey balkonların daima çiçek saksılarıyla döşeli olmasıydı. sardunya filan da çok gördüğümü hatırlıyorum, bazı cam ve balkon kenarları rengarenk oluyor.

varşova’nın serin sükunetinden sonra bu şehrin canlı, hareketli ve sıcak havası içimi ısıtmıştı. gezi sırasında roma’yı istanbul’a, italya’yı türkiye’ye benzettiğim çok oldu. tarihsel ve coğrafi sebepleri var bu benzerliğin, ama insanları da çok benziyor sanki. bir de ben ülkemi özlemiştim.

termini’ye gelmek iki saatin üzerinde sürdü galiba. oradan da kalacağımız yere gitmem gerekiyordu ki bu da koca şehrin taa öbür ucundaydı ve bir sürü aktarmayla gidiliyordu. yolu bulmakta çok büyük zorluk çekmedim ama epey sürdü, en son oraya vardığımda havanın kararmasına bir şey kalmamıştı. bi tatil köyündeki bir çadırda kalacaktık, çok tatlı bir yer, şehrin neredeyse dışında olduğu için de ucuzdu baya. bir de harita verdiler, hayatımız kurtuldu. ben orada bir sürü şapşallık yapıp rezil olduktan sonra yerimizi bulup arkadaşın şehre gelmesini beklemeye başladım (şehir merkezine çok uzaktım ve gezmek için dönmeye kalkmak anlamsızdı). güzel yerdi ama sonuçta çadırdı ve priz kullanmak istiyorsak tuvalettekilerden faydalanmamız gerekiyordu. bu noktada büyük hata yaparak telefonumu şarj etmedim (şarj meselesi part 2).

neyse, gece arkadaşım geldi, hasret giderdik, sonra yattık uyuduk. ertesi gün ilk durağımız olan vatikan’a gitmek üzere bir otobüse atladık. eğer vatikan’a giderseniz sakın müslüman olmalarından faydalanarak sempatik görünüp sizi kandırmaya çalışan turist rehberlerine aldanmayın, hiç de ucuza falan gelmiyor, onlarsız da pekâlâ gayet güzel geziyorsunuz. biz öyle yaptık ve pişman olmadık. fakat vatikan’da başka bir hata yaparak fotoğraf makinelerimizin şarjını neredeyse tamamen tükettik (şarj meselesi part 3: gerilim müziği yükselir). şimdi düşünüyorum, belki her şeyi fotoğraflamasak o sanat eserlerini de daha iyi incelerdik, fakat böyle yapmakta da çok haklıydık çünkü hayatımın en sersemletici hayranlıklarını yaşadığım yerlerden biriydi, ikimiz de her an büyülenme halindeydik. size tavanlardan birkaç örnek (bu freskolar biraz daha barok sayılabilir sanırım):

vatikan, resmi olarak ayrı bir devlet statüsünde, bm üyesi değil ama gözlemcisi var. öte yandan roma şehrinin içindeki minicik, etrafı duvarlarla çevrili bir alanı kaplıyor tamamı. bizim gezdiğimiz kısım yalnızca vatikan müzesiydi, papalıkla ilgili dini bir yer gezmedik. vatikan müzesi çeşitli şapellerden, odalardan ve bölümlerden oluşuyor. alt kat roma imparatorluğu ve antik yunan’dan kalma heykel ve mozaiklere ayrılmış. daha yukarılarda modern eserler de görebiliyorsunuz fakat burası müzenin ilginç olmayan bölümü. en geniş yeri, rönesans ve barok eserleri tutuyor. bazı oda ve şapellerde tüm tavan ve duvarlar baştan aşağı her noktada resim ve süsleme sanatlarıyla kaplı. başka örnekler:

freskoların içinde resmedilen mimari yapıları (sütun vb) ve heykelleri gerçek sanmayın, binanın gerçek mimarisiyle çok uyumlu çizildiği ve resimdeki duvara gerçek duvardaki gibi süsler yapıldığı için fotoğrafa bakınca insan hepsini gerçek sanıyor. barok böyle bir şey, illüzyon ve şaşırtma üzerine kurulu.

sonuncusunu tanıyanlarınız olabilir, raphael’in en ünlü eserlerinden biri. vatikan’da “raphael’in iki odası” diye bilinen ve duvarlarındaki ana freskoların raphael’in elinden çıktığı iki oda var. son resimdeki fresko stanze della segnatura isimli odada yer alıyor ve atina ekolü ismini taşıyor. resmin merkezinde bize doğru yürüyen iki figür platon ve aristotales; platon idealist olup göğü işaret ederken aristo bu dünyayı, yeri gösteriyor. bu freskonun karşısında da hıristiyanlığın kutsal şahıslarına adanmış bir resim var. bu temsillerin amacı, dinin ve antik felsefenin birbirine karşıt konumlarda olmadığını, hatta birbirleriyle diyalog halde ve uyumlu olduğunu ifade etmek. rönesans sanatçılarının üzerinde yoğun olarak çalıştığı bir bağdaştırma çabası bu.

koca bir bölüm de italya’nın coğrafyasına adanmıştı ve müthiş harita freskolarıya kaplıydı. burası yanılmıyorsam hatıralık bir şeylerin de satıldığı yerdi, michelangelo üzerine bir kitap aldım.

ve elbette ki sistine şapel var. sistine şapel vatikan’ın en baş döndürücü ve ünlü bölümü olabilir. çok büyük değil, birçoğuna göre de oldukça sade. fakat muhteşem. burası michelangelo’nun boyadığı ve adem’le havva’dan mahşer gününe kadar bütün bir insanlık tarihini katolik kilisenin anlattığı şekilde resmettiği kısım oluyor. adem’in yaratılışı resmini, güneş ve ayın yaratıldığı sahneyi filan görmüş olabilirsiniz, çok yaygınlar. diğerlerinin hepsi tavanda bulunurken mahşer günü sahnesi en sonda duvarda yer alıyor. bu resmi michelangelo ömrünün sonlarına doğru, reformizm hareketi yavaş yavaş ortaya çıkarken bir bunalım döneminde yapmış ve yaşadığı dönemin buhran ve kaosunu şiddetli bir dille yansıtmış. sistine chapel diye aratarak resimlerini bulabilirsiniz; müzenin her yerinde flaşsız fotoğrafa izin verilirken burada resim çekmek yasaktı ve saygı ifadesi olarak sessiz olmamız bekleniyordu.

müzeden çıktıktan sonra kendimize gelmemiz biraz zaman aldı. sonra vatikan’ın sınırları içinde bulunan bir ünlü yapıt da aziz petrus bazilikası (basilica di san pietro, tamamlanması yüz yıl sürmüş ve michelangelo da dahil bir sürü mimar çalışmış). 

burası da benim görmeyi acayip istediğim bir yerdi (özellikle de sevgili michelangelo’nun pieta dahil bir sürü heykeli buranın içinde bulunduğu için) ama resimde çok küçük bir kısmını gördüğünüz korkunç kuyruk (içe doğru döne döne kıvrılan ve hiç ilerlemeyen yüzlerce insan) yüzünden buna teşebbüs etmedik. sürekli bir şeylere bakmaktan da çok yorulmuştuk zaten, o yüzden bir sonraki durağımıza doğru ilerlemeye karar verdik, orası da piazza di spagna’ydı. fakat ben bazilikanın yukarıdaki resmini çektikten sonra fotoğraf makinemin şarjı bitme noktasına geldi (şarj meselesi part 4: DAN DAN DAN DAN DAN!!!)

korkunç şarj meselesi dörtlemesinin bir sonucu olarak bundan sonra roma gezisi boyunca yalnız tek bir fotoğraf çekebildim; o da panteon’da. keşke piazza di spagna’da çekseydim (arkadaşım orada çekti ama onu da kaybettik).

ne olursa olsun, bir otobüse binip oraya gittik. burası da benim için çok önemli bir noktaydı çünkü gunslinger girl'ün 6. bölümünün sonunda bir kış günü bu semti bombalı saldırıdan kurtardıktan sonra burada dondurma yiyen henrietta'nın “ispanyol meydanı'nda dondurma yemenin özel bir anlamı vardır!” deyişinin sebebini yıllar boyunca hep merak edip araştırmıştım. bu sırrı hâlâ da tam olarak öğrenemedim galiba. eskiden o civarda çok meşhur bir dondurmacı mı varmış? bir yerde öyle bir şeyler duydum. her neyse, cevabı o gün öğrenemediğim kesin. oraya vardığımızda ikimiz de çok acıkmıştık, bir ara sokaktaki pizzacıdan birer margarita pizza alıp meydanın ünlü merdivenlerine yürüdük.

yuvarlak pizza aslında amerikan icadı bir şeymiş ve italyanlar pizzayı bizim dönerciler gibi ucuz ve hızlı yemek olarak satıyorlarmış. upuzun ve dikdörtgenimsi şekli olan hamurlarda hazırlanmış pizzaları büyük dilimler halinde kesip müşterinin eline veriyorlar. bizim yediğimiz böyle uzun, domates ve peynirli pizzalardı. ispanyol meydanı aslında küçük bir meydan, ortasında su şişelerimizi doldurduğumuz güzel heykelciklerle dolu bir küçük havuz var (elimizi yüzümüzü de yıkadık, baya faydalandık) [AMAN ALLAH’IM şimdi bir şeye bakmak için haritanın arkasını okuyunca fark ettim, meğer o cici bici tarif ettiğim fıskiyeli havuzu barok sanatının krallarından BERNİNİ yapmış!!!]. ve MERDİVENLERİN TASARIMI DA BERNİNİ’YE AİTMİŞ. merdivenler sembolik olduğunu düşündüğüm bir bina ve anıta çıkıyor, fakat merdiven kasasının kendisi asıl güzel olan. biraz kelebeğimsi bir şekli var ve her köşesi koca saksı çiçeklerle dolu, dünya tatlısı bir yer. her basamağa turistler dizilip oturduğu için oturacak yer bulmakta zorlandık ama ayaklarımıza kara sular indiğini de oturunca fark ettik (kaplumbağa gibi her şeyimi sırtımda taşıyor ve bu yüzden her dakika ölüyordum).

sonra ben çok istediğim için kalkıp dondurma yedik ve ispanyol meydanı’nda dondurma yemiş oldum!! ♥ yediğim en güzel dondurmalardandı. sonra arkadaşım her zamanki gibi uzun uzadıya dondurmanın kritiğini yapmaya girişti ve neredeyse ereğli’de yediği dondurma kadar güzel olduğuna karar verdi. artık ara sokaklardan yürüye yürüye bir sonraki durağımız olan panteon’a gidebilirdik. bu arada yolda piazza s. silvestro diye minicik bir meydanda mola verdik, sonra yine ara sokaklarda sınıf gezisine çıkmış bir grup çocuk gördük, büyük bi kapının önündeki basamakta bekleşiyorlardı. merak edip “naif bir hareketle kafamızı içeri uzattık”, bir kiliseymiş. biraz dolandık, sonra bak sen şu talihin işine, öylesine giriverdiğimiz kilisede caravaggio’nun orijinal bir tablosu sergileniyormuş! onu da görmüş olduk, nasıl mutlu oldum.

böyle dolana dolana (ve kaybola kaybola: Allah’tan bir sürü insan bize yolu göstermek için epey zahmete girdi) panteon’a vardık.

antik romalıların kendilerine tabi olan tüm milletlerin tanrılarına topluca adamak için inşa etiği (ve böylece halklarının sadakatini kazanmaya çalıştığı) bir tapınak olan panteon, yapıldığı devir için bir teknoloji harikası niteliğinde; çünkü o zamana kadar bu kadar büyük, silindirik bir binanın tepesini tek bir kubbeyle kapatmak herkesin harcı değil. doğru matematiksel hesaplamalar olmazsa çöküyor. tabii kubbenin tepesinde genişçe yuvarlak bir boşluk var, bu çok anahtar bir eleman, orası ayrı. ancak asırlar sonra panteon’un teknolojisini geçebilen tek yapıt ayasofya olmuş, ayasofya da bin yıl boyunca doğuda batıda herkesin sürekli taklit edip aşmaya çalıştığı bir eser olarak kalmış (kıymetini bilelim, saygı duyalım).

her neyse, panteon’u sonradan kiliseye çevirmişler, şimdi müze. gördüğünüz turist kalabalığı eşliğinde. inşa edildiği zaman yankısı o kadar büyük olmuş ki avrupa’nın çeşitli kentlerinde taklidî panteonlar bulmak mümkün; bu şehirlerden biri varşova, başka biri paris. çok uzayabilecek olan bu bahsi kapatmadan önce hatırlatmak istediğin son bir şey, yukarıdaki resmin roma’da çekebildiğim son resim olduğu ve italya gezisinin geri kalanında artık bu makineyi hiç kullanamamış olmam :( (bu yüzden sonraki gezi yazılarım biraz kuru kalacak).

sonra panteon’a bir cadde mesafede bulunan piazza navona’ya uğradık. bu da üç muhteşem barok heykelli havuzun sırayla sizi karşıladığı hoş bir meydan. aynı zamanda da italyan barok mimarisinin iki zirvesi ve aynı zamanda iki rakip olan bernini ve borromini’nin aynı anda çalıştığı ve birbirlerine aşık atmaya çalıştığı bir yer olduğundan görmek için acayip istekliydim. yalnız bir noktayı yanlış hatırlamışım, borromini havuzlardan birini değil meydana bakan şahane kiliseyi yapmış (başka iki mimarla birlikte yapıldığından borromini’nin orijinal tarzını pek yansıtmıyor). heykelli çeşmelerden en güzeli, dört nehir çeşmesi de bernini’ye ait.

fakat bu meydanda en az onlar kadar dikkat çeken şey, ikişer metrelik aralıklarla meydanın her yanını dolduran ve birbirinden garip uğraşlarla dikkat çekip bozuk para toplamaya çalışan insanlar güruhuydu. gümüş kaplama heykel rolü yapıp yanına yaklaşınca sizi şaşırtmaya çalışan adam, break dans yapan biri, küçük şeylerin üzerine istediğiniz şeyleri güzel desenlerle çizen kadın, kafası olmayan ve bir sandalyede oturup dizlerini sallayan adam ve diğer tuhaf insanlar. bir de lahit içinde firavun vardı galiba. roma turist cenneti olduğu için iyi kazandıklarını tahmin ediyorum.

bu resmi de önceki gün minibüsle merkeze varmaya çalışırken telefonla çekmiştim, gezinin sonrası için gösterecek resmim kalmadığından araya sıkıştırayım dedim, aslında bu noktada biraz alakasız kalıyor. peki neden bu binanın cephesini size gösteriyorum? çünkü şehrin sıradan bina mimarisini genel olarak iyi yansıtıyor (resmin fazla sarı durmasının dışında), biraz rönesans havası var -ama muhtemelen rönesanstan kalma değil- ve yürürken etrafımız böyle binalarla sarıldıkça her an bir köşeden bir gunslinger girl karakteri fırlayıverecekmiş, her an onların çalıştığı toplumsal yardım ajansı merkez binasına rastgelecekmişim gibi içim içime sığmayarak çevremi süzüyordum. italya’ya gitme imkanınız yoksa gunslinger girl izleyin, okuyun, gitmiş kadar olursunuz; çok güzel, çok tatlı bir duygu, sanki tanıdık bir yere gelmişsiniz gibi.

piazza navona’dan sonraki durağımız kolezyum’du, yine otobüse bindik. elimde gösterecek resim olmasa da siz zaten neresi olduğunu biliyorsunuz. birer bilet alıp girdik ve roma imparatorunun nereye oturduğunu, gladyatörlerin arenaya nereden girdiğini, o zamanlar burada nasıl bir ortam olduğunu hayal etmeye çalıştık. kolezyum bizde tuhaf bir his yarattı. inşa edildiği devrin muhtemelen en görkemli yapılarından biriydi, roma imparatorları kendilerini dünyaya hükmeder buluyor ve tanrılaşma arzusuna kapılıyorlardı ve belki de o toplum için biraz tanrılaşıyorlardı. vahşi hayvanların kapatıldığı bölüm, idam mahkumlarının arenaya yürüdükleri bölüm, gözü dönmüş kalabalıkların eğlenmek için doldurdukları sıralar… kolezyum bir göz boyama ve istibdat mekanizmasının ifadesi gibi, güçlü mimarisiyle sarsılmaz bir düzeni gösteriyor, fakat bugün insanın şöyle bir etrafına bakınca edindiği ilk izlenim buranın bir harabe olduğu. zulüm fanidir arkadaşlar. bugüne yarına duyurula.

bir de tabii ki alt kattaki tuvalette telefonlarımızı bir parça şarj ettik (elbette yüzde yüz değil!). başta niyetimiz buradan sonra kolezyum’a çok yakın olan termini tren istasyonu’na gidip biletlerimizi alıp floransa’ya doğru yola koyulmaktı (bunun için bütün gün kaplumbağa gibi her şeyimizi sırtımızda taşıyıp taban tepmiş ve her dakika ölmüştük, hatırlayın) ama istasyona varınca fikrimizi değiştirdik. keşke bunu daha önce yapsaydık, kaplumbağa gibi her şeyimizi sırtımızda taşıyıp her dakika ölmezdik (ve benim her şeyim çoktu ve daha çok ölüyordum). neyse, gidip bilet fiyatlarını görünce böyle akşamın çok mantıklı bir saatinde binip bir sürü para ödemektense sabahın köründe binip ucuza getirmeye karar verdik ve bütün enerjimizi çoktan tüketmiş olduğumuz için aktarmalarımızı yapıp şehrin öbür ucundaki tatil köyümüzden yeni bir çadır ayırttık.

bu karar çok önemli bir karar oldu çünkü bundan sonra tren yolculuklarımızı hep böyle abuk subuk saatlere getirip ucuz biletler bulduk. floransa gezimiz maceralı geçti. ama onu da sonra yazıcam. şimdilik veda ederken roma’ya gitmeyi düşünenler için şunu söylemek istiyorum: sakın bizim gibi bir güne sıkıştırmayın. bir hafta falan ayırın. şehir çok büyük ve güzel, gezecek yerlerle dolu; biz çok azıcık bir kısmını görebildik. istanbul’a çok benzettim bazı şeylerini. italya gezimizin tamamını yazdıktan sonra hepsi hakkında genel yorumlarımı yapacağım kısa bir post da yazıcam.

bunlar da roma’dan bana kalanlar. kartpostalın üzerindeki resim michelangelo’nun sistine şapeli’nin duvarına resmettiği mahşer günü freskosu. vakitan müzesi biletinin üzerinde de raphael’in platon’uyla aristotales’i var.

roma gezimi yazmaya başladım.

biraz zaman alacak, bitene kadar size şöyle güzel yol ve bulut resimleri göstereyim dedim. ah ryanair, ah ryanair, o gün çok korkuttun beni.

Title:
Letters Home
Artist:
Rachel's
Album:
The Sea and The Bells
Played:
38 times

bugün yağan güzel yağmura ithafen.

Title:
Terukir Di Bintang
Artist:
Yuna
Album:
Terukir Di Bintang
Played:
48 times

size uzun süredir müzik dinletmediğimi fark ettim. aslında çok uzun süredir çeviri de yapmıyorum ama şu an aklıma yayınlamak isteyebileceğim bi tek bu geldi. yuna malezyalı, çoğu şarkısı ingilizce indie şarkılar ama malayca şarkıları daha tatlı bence. sonra çevirebileceğim bir şey de yayınlarım.

józef’le tanışın ^.^

lulu'yla modern frankenstein isimli bir projemizde benim ana karakterimdi. tiyatrocu ve oyun yazarı (sonradan kapella kumpanyası’yla da yolları kesişiyor evet). çizerken hiç öyle bir niyetim yoktu ama renkli halinin yüz ifadesi shakespeare’in portresindeki yüz ifadesine benzemiş ki bu beni çok eğlendiriyor.

józef reszelski [yuzef reşelski]. muhafazakâr bir kimya profesörünün iki oğlundan büyük olanı. babasının isteklerine karşı gelip viyana’ya aktörlük eğitimi almaya gitmiş sonra da altı yıl boyunca ailesiyle iletişimini neredeyse tamamen koparıp babasının onaylamayacağı bir hayat sürmüş. avrupa’da geçen bu altı yıldan ikisi belçika’da üç arkadaşıyla yerleştiği bir evin alt katında kurdukları kendi kumpanyalarında oynadıkları oyunlarla ve turnelerde geçmiş. bu arada sağlığını da altüst ediyor ve dışarıdan kusursuz görünen arkadaşlıklarında yüzeyin altında kaynayan gerilimler artık baş edilemeyecek raddeye vardığında józef birdenbire onca emekle kurduğu kumpanyayı terk edip baba evine (yazlığa) dönüyor. fakat ailenin onun tanımadığı bir üyesi var artık. ve bu üye, józef’in tüm hayatını ve kendisine bakışını baştan aşağıya değiştirmek üzere.

kutlama resmi değil ama bu da çocuk léonlarla dolu bir skeç defteri sayfası. bu defter biteli çok oldu bu arada, ikincisinin de yarısındayım ama hâlâ taratmadım. bu çocukları laf olsun diye çizmemiştim ama niye çizdiğimi söylemiycem. benim on sekiz bin top secret’ımdan biri.

bu bloğu çok salladım evet. okul başlayıp canım sıkılınca iş güç arasında bir şeyler postalamak için çırpınacağımı tahmin ediyorum. bir de şu an yazdığım şey bitse roma gezimi yazma hayalim var buraya.

  • insanlar:100 takipçin olmuş bi kutlasana bi teşekkür etsene ne ruhsuzsun.
  • mina:evet ya gerçekten. ne kadar iyisiniz insanlar ya valla sağ olun var olun, hepinize teşekkürler öpücükler sevgiler ve çiçekler gönderiyorum buradan, çok mutlu ettiniz beni. kusura bakmayın dalmışım geç oldu biraz ama.
  • insanlar:yok biz seni takip etmiyoruz zaten, sen takipçilerine söyle.
  • mina:hı.
  • insanlar:bu konuda hassas olduğumuz için uyaralım dedik sadece. bak mesela küçük güzel bir çizim filan yapabilirsin onlar için, bunu yapanlar çok. düşün bişeyler bak.
  • mina:eksik olmayın aman.
  • lulu'yla uno kartları yaptık ^_^

    sonra da çılgınca oynadık u.u

    kart hazırlamak çok eğlenceli aslında, tarot projemizi de hayata geçirebilseydik keşke.

    raidah’yle taiki çok uzun sürmeyen basit bir hikayenin tatlı karakterleriydiler.
    zoya benim ikinci mangamın ana karakteri. huzursuz ve düşünceli.