Artist: Sa Ding Ding

Track: "Lan se jun ma"

Plays: 24 oynatma

hadi biraz da sa dingding. şarkının adı lan se jun ma (蓝色骏马), mavi at anlamına geliyormuş.

sa dingding şu an genç yaşına rağmen çin’in divası addediliyor. moğol bir anneyle çinli bir babanın kızı, çin’in iç moğolistan bölgesinde doğmuş, orada çocukluğunda dinlediği çeşitli etnik gruplara ait farklı müziklerden etkilenmiş. çince, tibetçe, sanskritçe, yok olmanın eşiğindeki bir dil olan lagu dilinde, hatta tamamen kendi yaratımı olan bir dilde de şarkılar söylüyor, şarkı yazıyor. çoğu parçasında geleneksel çin folk müziğini modern elektronik müzikle harmanlıyor. bir de sahne performansını görmeniz lazım. en ünlü parçalarından alive‘ın resmi video klibini izledim, çok ilgimi çekmedi, ama hangi sahne performansını izlediysem çok etkilendim. sis ve duman içinde, çin minyatürlerinde gördüğümüz mistik dünyaları gerçeğe çeviriyor. bütün o kostümler, dekor, dans. çin masalları gibi.

bu şarkının hikâyesini merak ediyorum baya. mavi yıldırımlarda koşan atlar getiriyor gözüme. ama çince’den çeviri yapamıyorum tabii. ingilizcesini de bulamadım. bulsam almancadan bile deniyim dedim ama maalesef. talihimize küselim.

gene kendi resimlerime döndüm. sonunda karalamalar yerine doğru dürüst bir şey.
bu ikili, kapella tiyatro kumpanyası’nın en genç oyuncularından. angelita ve korneli. bütün kumpanya oyuncuları için bu ebatlarda birer resim mi yapsam demiştim o sıralarda ama sonra eko’yu tamamlamayınca gerisi de kaldı.
kendi iradelerinin dışında kendilerine verilen ve bütün varlıklarını onları boğarcasına kuşatan isimleri, ortak geçmişleri, aile tarihleri arasında sıkışıp kalmış yaşıyor angelita ve korneli. tamamen başkalarına ait bütün bir geçmiş ve yaşanmışlıklar seli içinde olabilecek en imkânsız kişiye, birbirlerine tutunuyorlar. ve her gün o geçmişin bir hayaleti, bugünlerinin kırılgan huzurunu parçalayacak diye korku içinde çıkıyorlar sahneye. kardeşlikten, arkadaşlıktan da öte bir şey olan yoldaşlıklarının aynı zamanda ne kadar tehlikeli olduğunu bilerek. ama sonunda yine ellerinden hiçbir şey gelmeyerek.
bu çocukların geçmişini kurarken zbigniew preisner’in silence, night and dreams albümünü dinlemiştim hep.

gene kendi resimlerime döndüm. sonunda karalamalar yerine doğru dürüst bir şey.

bu ikili, kapella tiyatro kumpanyası’nın en genç oyuncularından. angelita ve korneli. bütün kumpanya oyuncuları için bu ebatlarda birer resim mi yapsam demiştim o sıralarda ama sonra eko’yu tamamlamayınca gerisi de kaldı.

kendi iradelerinin dışında kendilerine verilen ve bütün varlıklarını onları boğarcasına kuşatan isimleri, ortak geçmişleri, aile tarihleri arasında sıkışıp kalmış yaşıyor angelita ve korneli. tamamen başkalarına ait bütün bir geçmiş ve yaşanmışlıklar seli içinde olabilecek en imkânsız kişiye, birbirlerine tutunuyorlar. ve her gün o geçmişin bir hayaleti, bugünlerinin kırılgan huzurunu parçalayacak diye korku içinde çıkıyorlar sahneye. kardeşlikten, arkadaşlıktan da öte bir şey olan yoldaşlıklarının aynı zamanda ne kadar tehlikeli olduğunu bilerek. ama sonunda yine ellerinden hiçbir şey gelmeyerek.

bu çocukların geçmişini kurarken zbigniew preisner’in silence, night and dreams albümünü dinlemiştim hep.

ısparta’nın bir köyünde, kocası altı ay çalışmaya antalya’ya gittikten sonra iki çocuğuyla yalnız kalan yirmi altı yaşındaki n.y. bi akrabası tarafından defalarca silah zoruyla tecavüze uğrayıp korkudan da susmak zorunda kalınca sonunda dayanamayıp adamı öldürmüş, başını da kesip köy meydanına atmış. son dönemlerde dedikodulardan evden dışarı çıkamaz olduğunu, şimdi çocuklarının başlarının dik gezebileceğini, namusunu temizlediğini söylüyor. bir de hamile kalmış, 3,5 ayı geçtiği için kürtaj yapmıyorlar. n.y. ölmek pahasına da olsa kürtajda kararlı. kocası durumu öğrenince bana söyleseydi ben öldürürdüm demiş. haberin altında bir sürü yorum var, istisnasız hepsi de “oh iyi yapmış” ifadesini kullanıyor. namusunu temizlemiş, heykelini dikmek lazım, keşke bir de yaksaydı, eline sağlık.

kadıncağızın bunu akıl mantık çerçevesinde yaptığını falan düşünüyorlar herhalde. bir kişi de çıkıp zaten yeterince zulüm görmüş olan bir kadının toplumda itibarını kaybetmemesi için neden illa cinnet geçirmesi gerektiğini, namusu kirli olanın acaba kadın mı yoksa tecavüzcü mü olduğunu sormamış. genel olarak soran da çok az oluyor anladığım kadarıyla. bu cinayeti bu şekilde işlemek zorunda kalmanın, sonra bunun için hapse düşmenin, daha küçücük olan çocuklarından uzak kalmanın zulmün bir parçası olduğunu görmek bu kadar zor mu gerçekten anlamıyorum. neden kocasının dediği gibi ona haber verip bu cinayeti yüklenmesini ondan beklemediğini tahmin etmekse çok zor değil. durum böyle olsaydı insanlar ona aynı gözle bakmaya devam edecekti çünkü, muhtemelen kocası da eskisi gibi davranmayacaktı artık. sanki suç ondaymış gibi, bu işin ceremesini çekmeye devam edecekti ömür boyu. kadının normal yollarla iyileşmesine izin vermeyerek toplumun yaptığı da tecavüzün devamını getirmekten başka bir şey değil. korkunç.

bir de kürtaj meselesi var. sağlık bakanını dinleyip devlet bakar diye o çocuğu zorla doğurtturacaklar muhtemelen. n.y. ölmeye bile razı o çocuğu doğurmamak için. hayatını, kimliğini, ailesini, her şeyini yok eden o travmadan sonra bir de o çocuğu doğurmasını bekleyecekler, ölüme bile kendisini daha yakın hisseden bir kadından. peki o çocuk doğarsa ne olacak? sağlıklı koşullarda yetişip büyüyebilecek mi? annesi o çocuğa bakmak istemeyecek mutlaka. ve her şeye rağmen annesi olduğu için de ömür boyu o çocuk o kadının vicdanında yara olarak kalacak: her şeyin asıl kurbanı; suçta payı olan herkes sütten çıkmış ak kaşık gibi otururken hem tecavüzcüsünü öldürmekten, hem çocuğu terk etmekten ömür boyu vicdanında bir yarayla yaşayacak. çocuk da ülkemizin cehennem gibi yetimhanelerinde büyüyecek, devlet bakar diyen sağlık bakanının dediği gibi olursa. yok ailenin yanında kaldı diyelim, köydeki herkesten zulüm görecek, annesi de, üvey babası da onu diğer çocuklarla asla bir tutmayacaklar, hayatı eziyet içinde geçecek. kadın her gün o çocuğun yüzüne baktığında hatırladıklarının verdiği acı ve masum olan çocuğa duyduğu acımanın arasında sıkışıp kalacak. hapishaneden çocuk büyümeden çıktığını varsayarsak tabii. boş yere yeni bir trajedi daha. cezaevine girmemiş olsa bu kadın muhtemelen bu çocuğu yasadışı ve sağlıksız yollarla, kendi hayatını da tehlikeye atarak aldırmaya çalışacaktı. bu kadar eziyet bir insana nasıl reva görülür anlamıyorum.

ve bütün bunlar ülkemiz için çok alelade bir hikâye aslında. isimlerin yerine başka isimler yazarak gerçekte olmuş başka bir sürü hikâye elde edilebilir türkiye şartlarında. haberin altındaki yorumlardan yine “oh iyi yapmışsın” diyenlerden biri, benim kocamdan yıllarca ne eziyetler çekip de yapamadığımı sen yapmışsın, eline sağlık, diyor, en basitinden. haber olanlar önemsenmeyecekleri derecede çok, haber olmayanlar, susanlar daha da çok. Allah’ım ne korkunç, ne korkunç!

Mehmet Altan

13 Mayıs 2013’te hürriyet’e verdiği röportajda. röportaj genel olarak da çok güzel, paylaşan arkadaşın dediği gibi bugüne ışık tutuyor.

geçen dönemlerde özal ve özellikle menderes dönemiyle ilgili metinler okurken/dersler dinlerken kendimi bu adamlarla erdoğan arasında fazla güçlü bir paralellik kurmaktan alamıyordum. yani çok sıradışı bir şey de değil bu söylediğim, erdoğan da her fırsatta onların yolundan gittiğini tekrarlayıp duruyor zaten de ideolojik bir paralelliğin ötesinde bir şey, bir kader paralelliği sanki. özellikle karakter olarak çok farklı olsalar da menderes’le. kendisinden önceki düzene meydan okuyup iktidara geldiğinde bile muhalif bir kimlikle öne çıkmaya çalışan, muhafazakâr fakat ekonomide son derece liberal, ülkede büyük değişimler yaratan ve uzun yıllar başarıyla devam eden bir hareketin/o hareketin liderinin zaman içinde otoriter tarafının bilenmesi, kendi getirdiği değişimlerin gerisinde kalması, bir zaman işe yarayan ucuz polemiklerle yüzeyde kalma taktiğinin günü kurtarmaya devam edeceğine ısrarla inanması, en küçük kararında bile büyük risklere rağmen geri adım atmamakta gösterdiği inat. gittikçe kaotik bir hâl alan siyasi sahne. medyada tek seslilik. sokaktaki insanlar. şiddet. bir sürü polis şiddeti. despotluk.

geçen dönem menderes’in hayatını okuduğumdan beri dönemlerin sonlarının da birbirine benzeyeceğini düşününce gidişat içimi sıkıyordu, altını çok net dolduramıyordum ama korkuyordum. şu kaos bana menderes’in son dönemlerini hatırlatıyor. erdoğan’a ne olacağını umursadığımdan değil, ama her şey çok belirsiz. şimdi asker yok. bu hâl neyle sonuçlanır bilmiyorum, çok tarihi bir an.

halkın bu birbirine girmişliği de çok ürkütücü. bir yanda atatürk’ün askerleriyiz diye yürüyen tiplerle öte tarafta hayatını erdoğan’a vakfedip gözünü karartmış olanlar. çarşaflı kadınların erdoğan’a destek için yürümesi sinirimi bozuyor ama “karafatma”lar nasıl iğrenç bir ifadedir ya! gene de karşılıklı saygı ve kardeşlik haberleri duymak çok güzel. kandil gecesi içki içmeme kararı almayı öneren eylemciler, eylemcileri polisten koruyan camiler. birlikte yaşamayı öğreneceksek tam sırası aslında. olumsuz haberleri değil de kardeşliği yaymak lazım.

eski statükoyu yıktı diye yenisini kemikleştirmeye çalışan akp’nin biraz burnunun sürtülmesi lazım artık. üç beş ağaç değil mesele. taksim meydanında olan bitenler müthiş sembolik. on yıllarca içinde yaşananlarla, yapılan eylemlerle, biriktirdikleriyle belli bir anlam ifade eden bir mekân taksim, o anlamı ister kucaklayalım ister reddedelim. sırf şehre iyiliği dokundu diye en hassas yerini yıkıp baştan yaratmaya, kendi görüşünün damgasını vurmaya girişmek, insanların gözüne gözüne sokarak avm’ler dikmeye çalışmak artık fazla cüretkârdı. ben solcu değilim. akm yıkılacak diye kıyamet koparacak bir kemalist de değilim. ama tarihi meydanları seviyorum, istiklal caddesi’ni seviyorum. taksim o çirkin kentsel dönüşüm planları işleme sokulmadan önce benim istanbul’da en sevdiğim yerdi. karmaşıklığı, renkleri, hareketliliği ile en sevdiğim yerdi, oradan her gün okula ben gidiyordum, erdoğan değil. o meydanda her biri kendince başka (belki ideolojik, belki tarihi) anlamlar bulan bir sürü insan var. buralarda bizler yaşıyorsak, bir değişiklik yapılacağı zaman bize sorulmalı. biz dediğim toplulukta herkes birbirinden çok hazzetmiyor olabilir. ama ortak mekânımızı, yaşam alanımızı savunurken birbirimizi daha iyi tanımayı, birbirimizin değerlerine saygı duymayı, birlikte yaşamanın anlamını da öğrenebiliriz bence. hem mekâna/barışçıl ifade özgürlüğüne karşı bu saldırıda eylemsiz kalan/kalıyor görünen muhafazakâr kesime, hem de onları eylemlere karşı şüpheci olmaya iten tavırlarıyla eylemcilere bir rica bu. buradan çok güzel yerlere de gidebilir türkiye.

ama. ülkemde bütün bunlar olurken ben ne kadar uzaktayım.

lulu’nun japon balığı evden kaçmış da….

lulunatu:

Japon Balığım evden kaçmış. Mutfaktaki tüm kurabiyeleri ve hediye paketi yapmak için sakladığım desenli poşeti alıp gitmiş. Ardında da bir not bırakmış.

image

Bu ne ukalalık böyle >o< Gelsin, ona bir çift lafım olacak. İnsan gelir de söyler not bırakacağı yerde, neyim ben, dış kapının dış mandalı falan mı? >:O Ayrıca yazısı da iğrenç, yüzgeçlerini daha iyi kullanmalı u.u

Kulübede tek başıma kaldım, iyi mi. Bari ben de milleti çağırayım. Ya da boş ver. Fincanım Finch’le baş başa otururuz.

serinkanlılığı korumak lazım böyle zamanlarda, çok fevri davranmamalı.

burdaymışım gibi görünebilir ama aslında hâlâ yokum. kulağa çok şizofren geliyo dimi. önceden ayarladım ben yokken yayınlansın diye. hoho herkese geçen çarşambadan selamlar! :D
neyse coşmayalım. herhalde artık anlaşılacağı üzere bu da yonca&#8217;nın çizimlerinden ve de hikâyede yeri olan bir resim; yonca reggie&#8217;yi ilk gördüğü gün çizdi bunu. reginald sadi lulu&#8216;nun bir karakteri, kızlar exchange programıyla hindistan&#8217;a gittikleri zaman orada tanıştılar onunla. master tezini tamamlamaya çalışan amerikalı bir edebiyat öğrencisiydi, hindistan&#8217;da ek iş olarak fil yıkıyordu ve bundan müthiş keyif alıyordu. bir sabah iş çıkışında mıydı işe giderken miydi emin değilim, sadece fil kokmaktan duyduğu endişeyi hatırlıyorum, bu gölün orda yonca&#8217;yla karşılaştılar, sonra eve dönünce ikisi de birbirini çizdi. bu da yonca&#8217;nın elinden çıkan iş. reggie bütün hikâyede yonca dışında fantastik arkaplanı olan tek karakter bu arada. onun geçmişi de çok karışık. bara bara bam.

burdaymışım gibi görünebilir ama aslında hâlâ yokum. kulağa çok şizofren geliyo dimi. önceden ayarladım ben yokken yayınlansın diye. hoho herkese geçen çarşambadan selamlar! :D

neyse coşmayalım. herhalde artık anlaşılacağı üzere bu da yonca’nın çizimlerinden ve de hikâyede yeri olan bir resim; yonca reggie’yi ilk gördüğü gün çizdi bunu. reginald sadi lulu‘nun bir karakteri, kızlar exchange programıyla hindistan’a gittikleri zaman orada tanıştılar onunla. master tezini tamamlamaya çalışan amerikalı bir edebiyat öğrencisiydi, hindistan’da ek iş olarak fil yıkıyordu ve bundan müthiş keyif alıyordu. bir sabah iş çıkışında mıydı işe giderken miydi emin değilim, sadece fil kokmaktan duyduğu endişeyi hatırlıyorum, bu gölün orda yonca’yla karşılaştılar, sonra eve dönünce ikisi de birbirini çizdi. bu da yonca’nın elinden çıkan iş. reggie bütün hikâyede yonca dışında fantastik arkaplanı olan tek karakter bu arada. onun geçmişi de çok karışık. bara bara bam.

gene bir süre ortalıktan kaybolmayı planlıyorum o yüzden gitmeden bir şeyler postalasam iyi olur dedim.
bu da yine yonca&#8217;nın elinden çıkan bir çizim. bunu niye çizmiştim hiç bilmiyorum, yonca&#8217;nın çizim tarzına karar vermeye çalışırken filan karalamış olabilirim. böyle karda yürüyüp gizemli gizemli bakınan kürklere bürülü bir kadın kısacası.
işte böyle. uzun zamandır gönderdiğim şeyler hep resim defterimin aynı sayfasında bulunan şeylerdi, artık bitsin diye son kalan bir tanesini bunun yanına sıkıştıracaktım ama kötü durdular baya. neyse onu da sonra artık. ama sıkıldım yani o sayfadan, defter de çok büyük değil hepsini nasıl sığdırdıysam.

gene bir süre ortalıktan kaybolmayı planlıyorum o yüzden gitmeden bir şeyler postalasam iyi olur dedim.

bu da yine yonca’nın elinden çıkan bir çizim. bunu niye çizmiştim hiç bilmiyorum, yonca’nın çizim tarzına karar vermeye çalışırken filan karalamış olabilirim. böyle karda yürüyüp gizemli gizemli bakınan kürklere bürülü bir kadın kısacası.

işte böyle. uzun zamandır gönderdiğim şeyler hep resim defterimin aynı sayfasında bulunan şeylerdi, artık bitsin diye son kalan bir tanesini bunun yanına sıkıştıracaktım ama kötü durdular baya. neyse onu da sonra artık. ama sıkıldım yani o sayfadan, defter de çok büyük değil hepsini nasıl sığdırdıysam.

anatomisi bozuk olmuş.

bunlar da skeçler karalamalar. yukardaki gene geçen yaz yaptığım bir skeç, yonca bilgisayar başında. aslında bu skeçi baya seviyodum ama sonradan bir üşenme sardı yarım bıraktım. bu ciddi ifadesine bakmayın efendim aslında maple story oynuyor u.u yonca reggie’yle ilk maple story’de tanışmıştı diyebiliriz. ama bunun farkında biraz geç vardılar. çok komik bir ikili oldu oradaki karakterleri de :D

alttakilere tıklayıp bakmanızı tavsiye ederim çünkü birinin çoğu zaten görünmüyor. bunlar da yeni hikâyeden tipler, derste sıkıntıdan patlamamın eseri. yuki uyuyarak o anki ruh halimi sergilerken arif boş boş sırıtıyor. arif’in yanındaki yazılar da hocanın adını bildiğim bütün alfabelerde yazma çabamın bir ürünü. ne kadar sıkıldığımı varın siz tahmin edin.

seaoflove:

Watch this. Just. Watch it, ok. You’ll be happier by the end I promise.

MÜTHİİİİİŞ!!! *Q*

✂ Theme by Faluvtha